kalktım sıkıntıdan çorba yaptım şimdi. yalnızım. mutsuzum. hiç arkadaşım yok. çünkü ben kimseyi sevemem. sever gibi yaparım. ama buna rağmen çok güzel aşk acısı çekerim. yalan söylerim. herkesi inandırırım. babamı özledim. babamı öldükten sonra sevdim. seviyomuşum sonradan anladım. dönsün istemem. dönerse çok ağlarım. yine kızar anneme yine vurur ona. ben yazamam o zaman böyle. kızar o bana. ben o zaman ağlarım yine. ben hep ağlarım zaten. hep üzgün olduğum için ağlarım. mutlu olunca ağlayanlara gülerim. hiç olur mu öyle şey. kalkıp gitsek ya şimdi bi ormanın en dibine yanımıza sadece yalnızlarımızı ve doğru bildiklerimizi alıp. yağmur yağsın hatta. ben yağmuru çok severim. karanlık olsun soğuk olsun yağmur yağsın. ben güneşi sevmem. güneşi mutlu insanlar sever. güneş insan demek ben insan sevmem. söylemiştim ama bunu özür dilerim. ben çok güzel özür dilerim. özür bir kurtuluştur, diler kurtulursun. ben kurtulmak istiyorum. o yüzden özür dilerim peşinen. yaptıklarım ve yapmayacaklarım için.
Tanrının en yaratıcı kombinezonuyum
Ben tek, siz hepiniz!
4 Mart 2013 Pazartesi
Kendimle konuştum
21 yaşındayım. kendime ait bi odam var, ailemden uzakta bi şehirde yaşıyorum. üniversite bitmek üzere ve kendime ait bi odam var. ideallerim ya da hayallerim yok. ama odam var. bunun ne demek olduğunu anlatmak istiyorum size. bi odanız olursa her sey cok güzel olur. yatağınız olur, dolabınız olur, masanız sandalyeniz olur, ha bi de en önemlisi oyuncaklarınız olur. dolabın üstünde yatağın ucunda belki de her yerde. hayatınız boyunca size kimse oyuncak almamışsa kaç yaşına gelirseniz gelin o boşluğu dolduramazsınız. beğendiğiniz çok istediğiniz maket ev için yalvarabilirsiniz babanıza ama eğer babanızın bir günde kazandığı para maket evin etiketinde yazıyorsa sadece yolunuz o dükkana düştüğünde seyredebilirsiniz o oyuncağı. a ama belki birkaç barbie bebeğiniz olur. oynanmaktan saçları dökülür bebeğin de atmaya kıyamazsınız.
2 göz odalı evinizde hayal kurmayı öğrendiğiniz zaman önce bi odanız olsun istersiniz. yani ben hep bunu istedim, babamın eve geç geldiği günlerde sarhoş olduğu günlerde yani sesini duymak istemedim hiç. anneme bağırışlarnı, vuruşlarını, annemin; içimden kadere olan inancımı alıp götüren sesini duymak. o yüzden belki bi odam olursa hepsinden kurtulurum sandım.
benim artık bi odam var. Ben kurtulamadım.
17 Nisan 2012 Salı
O değil
"gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
ağaçlar bükmesinler n'olursun boyunlarını
neden akşam oluyorum tren kalkınca
kırlangıçlar birdenbire çekip gidince
mendiller sallanınca neden tıkanıyorum
...
artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz
günler devlet alacağı, yıllar bir kadehcik buzlu rakı
oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı
kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı
nerde şimdi nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç.."
Özlüyorum, yaşamadığım duyguları özlüyorum.
Seni özlüyorum, henüz tanışmadığım seni. Canım çok yanıyor. Neden? Bilmiyorum.
Sevmiyorum, itiraf edemiyorum, acizim, biliyorum.
Günler geçsin istiyorum, sadece geçsin. Bana değmesin. Ne zaman, ne bir insan. Çünkü kim değse bir yerimden vurdu beni her zaman.
15 Nisan 2012 Pazar
17 Şubat 2012 Cuma
Yitik bir aşkın anatomisi
bir hikaye vardı eksik satırlardan doğan
saçlarına güneş takılmış bir adam
ve sesi her zaman pürüzlü bir kadına dair..
bir insanlar çöplüğünde başlar hikaye
şehirler arası hatların ve döşenmiş en uzun rayların sırtında.
adam kadına, sevdiği bir lisandan cümleler fısıldar
kadın adama bilmediği bir dilden şarkılar..
zaman..
zamanı kısadır öykünün
ama içine
iki ayrı şehir, karelerce fotograf,
erimiş mumlar, büyük bir yalan
bir kere başladığında
rakamsal değerlerin ortadan kalktığı öpüşler,
kadehlerce rakı, makarasız filmler
sırılsıklam çarşaflar, gece yarısı nağmeleri
ve bir beyaz sümbül sığar..
pencereler sığmaz..
hayaller sığmaz..
istekler kapı dışında kalır..
kadın anlamaz, adam sormaz..
"ukte olmasın" der kadın.
doldurur tüm nefesini ciğerlerine,
tüm takvimlerde ay'a tekabül eden zamanlar boyunca anlatır..
"bu böyle gitmez"lerle başlatan tümceler
ucu açık fiillere döner..
kadın kızar,
adam bir "pekala" daha salar
ruhunun en umursamaz yerinden..
saatte kalan son kum taneside düşer
mevsimin orta yerine
kadın gider..
adam sormaz nedenlerini,
kadın da hasılında yorgundur zaten anlatmaktan..
ve hikaye biter..
kadının kahramanı
savaşmaz o'nun için..
tüm cephelerden çekilir..
artık taaruz sırası,
"yeni"lerindir..
Serap Eser
Düşün.
17 yaşındasın. Belediye otobüsüne binmişsin. Belki dershaneye gidiyorsun, belki sinemaya, belki sevgilinle buluşacaksın, belki arkadaşlarınla..
Hayallerin var. Üniversiteyi kazanacaksın. Doktor olacaksın. Ya da avukat. Ya da tamamen alakasız bir şey hayal ediyorsun. Yurt dışına gidecek, dünyayı tanıyacaksın.
Belediye otobüsü.
Erkekler seni süzüyor, utanıyorsun başını eğiyorsun. Belki sen birini kesiyorsun. Duraktaki insanları seyrediyorsun, ben de büyüyünce böyle mi olacağım diyorsun. Büyüyünce. Ölüm yok ki hiç aklında. Daha 17 yaşındasın zaten. Ne ölümü?
Ateş.
Birden otobüsün üstüne bir ateş düşüyor. Tam önüne. Ayakların yanmaya aşlıyor sıçrayan benzinden. Ellerinle söndürmek istiyorsun. Ellerin yanıyor bu sefer. Saçlarına atlıyor ordan ateş, yüzün yanmaya başlıyor sonra. Dayanılmaz bir acı. E daha 17 yaşındaydın sen? Sinemaya gidiyordun? Büyüyecektin daha, doktor olacaktın, avukat olacaktın.. Çocukları çok seviyorsun sen. Evlenip anne olacaktın daha.
Hastane.
Acılar içinde getiriyorlar seni. 17 yaşındasın hala. Bu kadar acı çok fazla diyorsun, neden hala bu kadar acıyor? Doktor gelmedi mi daha? Neden kesmiyorlar bu acıyı? 17 yaşındayım ben hayallerim var benim diye düşünüyorsun belki. Ölüm geliyor aklına belki ilk kez. Ölecek miyim ben?
Yoğun bakım.
Uykudasın. Kışın ilk günleri, belki ilk kar yağacak, belki yağdı.. Dışarda olman gerek senin. Derslerin var, arkadaşların var, hayallerin var. Doktor olacaksın, anne olacaksın daha. Belki o duraktakiler gibi olacaksın. Bitmemeli bu şekilde. Bitmemeli.
Ölüm.
17 yaşındasın sen. Hep 17 yaşında olacaksın. Üniversiteye gidemeyeceksin, anne olamayacaksın, doktor olamayacaksın, avukat olamayacaksın, yurt dışına gidemeyeceksin, arkadaşlarınla buluşamayacaksın, duraktakiler gibi olamayacaksın, sevgilinin elini tutamayacaksın bir daha, birinin sana seni seviyorum dediğini duyamayacaksın, birini sevemeyeceksin.. Öldün sen.
Neden mi?
Açılım yapıyorlar o nedeni çözmek için. Öldün sen ama önemli değil, açılım var o çok önemli. Öyle bir açılım ki müthiş bir şey. Fevkalade.
Sonuç mu?
Göremeyeceksin sen. Öldün çünkü.
Bugün Günlerden Başbağlar
Tarihler 5 temmuz 1993'ü yani Madımak faciasından 3 gün sonrayı gösterdiğinde Erzincan Kemaliye'ye bağlı sünni ve türkmen Başbağlar Köyü'nde tam tamına 33 vatandaşımız kurşuna dizilerek ve sonra da yakılarak vahşice öldürüldü.
Pkk terör örgütü üyesi canilerin insanın kanını donduran şerefsizliklerinden biridir bu katliam.
Bu katliam katillerin ruhunu şeytana satış belgesidir; insanlıklarını dağların kuytusunda bırakıp -belhüm adal- hayvandan aşağı bir seviyeye geçişlerinin kanıtıdır; bir taş parçasından, bir parça necasetten daha değersiz bir yaşamı seçişleridir.
33 lanetli bir sayı sanki. Bingöl yolunda şehit olan silahsız askerlerin istatistiklerdeki ruhsuz rakamı da 33'tür. Aslında sayı değil sayıya sebep veren lanetlidir, lanetlenmelidir.
Sivas Katliamı'nın intikamı falan değil bu yapılanlar. Tıpkı sivas katliamı gibi; insanlık onurunun bir kez daha acımasızca çiğnendiği kara günlerden sadece birisi.
Kısacası Başbağlar'a hala ve ısrarla her gün güneş doğuyor, her gün doğan güneşi göremeyen ve artık hiç göremeyecek 33 kişiden hiç haberi olmadan...
25 Eylül 2011 Pazar
Kimseye etmem şikayet
oldum olası derdini anlatabilen bir insan olamadım.
anlatamadım.
canım yanardı,"neyin var?" diye soranım da vardı üstelik, bir şey yok derdim geçerdim.
şimdi kendimden geçtiğim bir yerdeyim.
ömrüm kıpırtısız bir liman gibi, uğurladığım gemilerin pasları duruyor üzerinde.
ufukta ne bir esen yel, ne de bir gemi
kaldık mı baş başa...
en zalimi, en kederlisi bu ,kendinden kaçamaman.
öyle gözlerini dikip bakan ruhuna verecek cevabının olmaması.
kendini avutamaman.
şimdi hesap soruyorsunuz ya benden, benim derdim benimle işte...
size verecek, size yetecek bir cevabım yok.
içimde bir şey yok.
zaman diyeceksiniz ah şu zaman!
ne ben ona alıştım, ne o bana...
sizden ayrıldım inceden,
yalnızlık korkutsa da bazen,
ah çekip susuyorum yeniden,
hani ne derdi şarkı:
"kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime..."
20 Nisan 2010
anlatamadım.
canım yanardı,"neyin var?" diye soranım da vardı üstelik, bir şey yok derdim geçerdim.
şimdi kendimden geçtiğim bir yerdeyim.
ömrüm kıpırtısız bir liman gibi, uğurladığım gemilerin pasları duruyor üzerinde.
ufukta ne bir esen yel, ne de bir gemi
kaldık mı baş başa...
en zalimi, en kederlisi bu ,kendinden kaçamaman.
öyle gözlerini dikip bakan ruhuna verecek cevabının olmaması.
kendini avutamaman.
şimdi hesap soruyorsunuz ya benden, benim derdim benimle işte...
size verecek, size yetecek bir cevabım yok.
içimde bir şey yok.
zaman diyeceksiniz ah şu zaman!
ne ben ona alıştım, ne o bana...
sizden ayrıldım inceden,
yalnızlık korkutsa da bazen,
ah çekip susuyorum yeniden,
hani ne derdi şarkı:
"kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime..."
20 Nisan 2010
12 Eylül 2011 Pazartesi
Bu ayrılık adil olmadı sevgilim
bakalım elimizde neler var;
bir kaç dvd bana, bir kaç fotoğraf sana.
ayvalık'tan aldığımız şaraplar bana,
kadehler sana..
gittiğimiz tüm o güzel şehirlerin
tren biletleri sana
izlediğimiz tek filmin bileti bana..
kitaplar..
çocuklarımdan ayırmak istemezsin beni
değil mi sevgilim?
kitapların hepsi bana..
ciltlediğimiz dergilerin tamamı sana..
birlikte yazdığımız tüm o şiirlerin, hikayelerin
biri sana biri bana..
pembe nevresim takımımız tabi ki bana,
o çok sevdiğin kedili yastık..
biraz ıslak ama..
sana..
yaşattığın tüm güzelliklerin
haklı övüncü sana..
yaşayamadıklarımızın hayal kırıklıkları
bana..
galata kulesi bana
kız kulesi sana..
şehrin tüm kadınları sana
ve ben de o'na..
adil olmadı mı sevgilim?
peki;
sana ait olan "ben" yine sana
arkanda bıraktığın sefil ruh
bana..
herşey tamamsa
gidiyorum ben sevgilim,
bütün öpücüklerim,
"en derin yaran"a..
6 Eylül 2011 Salı
Söz Yitimi, sensizlik ve gidişin üzerine
Sevmediğim/sevmediğin mevsimde değiliz artık.
Sonunda sonbahar denilen iç karartısını geri yolladı yaradan.
Yerine kışı getirdi, hani çok sevdiğin türkülerde bahsi geçen zemheriyi getirdi.
İki mevsim arası bu zamanları lanetlemek, elimden gelse yapardım sırf sen gittin diye.
Biliyor musun senin gittiğini anımsatan hiçbir şeyi sevmiyorum.
Kafamı patlatırcasına düşünüyorum, isyanla düşünüyorum, bu kadar erken gitmen gerekli miydi? diye.
Ama yapacak şey, söylenecek yok. Cemal Süreya ifadeleri düşüyor dilime, ''Söz Yitimi.''
Öyle açık, yalın anlatmış ki, ''söz yitimi ve sensizlik'' ne kadar örtüşüyor.
Sanki hala geleceksin..
Bu bi kandırmaca biliyorum ama seninle bunu oynamayı çok seviyorum. Varmışsın gibi, omuzunda ağlayabileceğim tentem yanımdaymış gibi davranmak, yaşlı çiftleri görüp yollarda üzülmekten daha kolay, buna sığınıyorum ben de zaman zaman. Annemle öyle olamayacağınızı düşünmekten daha az acı verici bir anımsama biçimi. Acıtmıyor hem gülümsetiyor.
Ve işte sen gelebilsen... Çok uzunca bir müddet ayrı kaldığımızı, ama yeniden buluştuğumuzu, biraraya geldiğimizi söylersin bana.
Değil mi?
Bak artık mutlu olacaksın, ''Çünkü yanında ben varım, yanınızdayım.'' dersin.
''İşte koruyucun yanında'' derken güzel gözlerini gözlerime dikersin.
Ve hatta, işe giderken giyindiğin lacivert takımların üzerinde olur da, ben anneme, ''babamın gözleri yine değişti'' derim.
Sen, mavi, gri, yeşil tüm bu renkleri toplayıp da, dünyaya o şekil gülümseyebilen tek kişisin.
Giydiği kıyafetin rengiyle gözleri değişen adam,adamların hası! Biraz daha kalabilseydin ya bizlerle..
''Cigara'' kokan parmakların yine elimden tutsun, yine şemsiyeli çikolata alalım, yine bana galatasaraylı olmayı anlat, yine küfrederek maç izleyelim birlikte..
Olmayacağını biliyorum, ama bunu düşleyip, istemekten geri duramıyorum.
Böyle mükemmel bir figür olmak zorunda mıydın?
Kimsenins enin gibi olamayacağını kafama kazımak zorunda mıydın?
Ya da, zorundaydın.
Çünkü sen başkaydın. Anlatılamayan, mükemmel tanımlamaların yakıştığıydın.
Yine yoksun, ben seni özlüyorum.
Özlüyorum...
Tuttuğum bir günlükmüşcesine bu sayfalara sözlerini, ince uzun parmaklı ellerini, seni döküyorum.
Özlendin.
Yoksun.
Biz de yokuz biraz, her sene olduğu gibi...
6 Aralık 2009
19 Ağustos 2011 Cuma
Ve düşün ki bir yalanım senden sonra
ve düşün ki evimin yolunu bulamamışım.
anne sessiz beklemiş..
telaş etmiş içten içe..
kardeş o'na eşlik etmiş..
telaşı gereksiz bulmuş aslında..
ve düşün ki ben büyük baş dönmeleri yaşamışım yine de sarhoş olmaktan kendimi alıkoyamamışım.
ayaklarım acımış çok, isyan etmişler bana oralı olmamışım.
dolaşmışım durmuşum hep senin nefes aldığın yerde...
ayrılamamışım oradan, evin yolunu bulamamışım. ağız dolusu küfürler ederken bir yandan, bir yandan da şükür etmişim nerede nefes aldığını biliyor oluşuma...
ve düşün ki sevgilim yitip gitmek isterken karanlık gecede teslim etmek isterken ruhumu bi yandan da üzülmüşüm seni tek bırakacağıma...
gidişime hiç üzülmeyeceğini bilsem de.
hırçınlaşmışım kin tutmazken hiç kimseye bütün insanlara düşman olmuşum ansızın.
ben yokken seninle aynı nefesi soluyacaklar diye.
soysuz fikirlere düşmüşüm, haset eder olmuşum, tahammülsüz kalmışım...
ve düşün ki giderken gidemez olmuşum senden.
kalırken bi yerde kalamaz olmuşum, sende kalmaktan.
bakarken göremez olmuşum.
tutarken hissedemez olmuşum.
bütünen yalan olmuşum
ben sensiz yalan olmuşum..
Siz hiç hissetmediniz
Ben, hiç göremedim sizin gördüklerinizi.
Sahip olduklarınıza sahip olamadım.
Gülen gözleri olmadı çocukluğumun.
Renkli hayalleriniz gibi hayaller kurmadım; hayallerim hep siyahtı, kırıktı...
Hiç dokunamadım sizin dokunduğunuz ellere, yüreklere.
Hiç dokunamadım sizin dokunduğunuz ellere, yüreklere.
Hiç içten gelerek sevdiğimi söyleyemedim en sevdiklerime...
Rüyalarım olmadı.
Rüyalarım olmadı.
Kabuslardan, hep başka bir kabusla uyandırıldım, gecenin sükûtuna hiç yakışmayan çığlıklarla ve hep titredim bir sarhoşun narasıyla...
Ben, düşlerimden düştükçe öğrendim çoğunuzun düşünerek öğrendiklerini...
Düştükçe büyüdüm.
Düştükçe büyüdüm.
Hep bir yanım eksilerek, bir acıyı başka bir acıyla eskiterek.
Karanlıklarıma yalancı mumlar diktim, küfrederek!
Hayatın neresinden tutunacağımı şaşırdım çoğu zaman.
Karanlıklarıma yalancı mumlar diktim, küfrederek!
Hayatın neresinden tutunacağımı şaşırdım çoğu zaman.
Derken aşka sığındım..
Ama aşkı güzel gözleri olan birinde aramadım, tatlı heyecanlar yaşamadım.
Ben hep uzaklara aşıktım.
Ama aşkı güzel gözleri olan birinde aramadım, tatlı heyecanlar yaşamadım.
Ben hep uzaklara aşıktım.
Yaşadığım yerden çok uzaklara; uzaklar vardı, orada her şey bambaşkaydı.
Ben yaklaştıkça uzaklar daha da uzaklaştı.
Ben yaklaştıkça uzaklar daha da uzaklaştı.
Uzaklarım, hiç benim olmadı...
Ben, üşüyen düşlerime anlam kattım, sizin gibi düşleyebilmek için...
Mutluluk sandığım her şeyin peşinde, avuçlarım açık, takıldım kaldım.
Bir avuç mutluluğa, mutluluktan uzak olan yanlarım adına sığındım...
Ben düşsel kurgularımda, savaş meydanında, onlarca ceset arasında unutulmuş, yara bere içinde can çekişen kimsesiz bir kimseciktim.
Mutluluk sandığım her şeyin peşinde, avuçlarım açık, takıldım kaldım.
Bir avuç mutluluğa, mutluluktan uzak olan yanlarım adına sığındım...
Ben düşsel kurgularımda, savaş meydanında, onlarca ceset arasında unutulmuş, yara bere içinde can çekişen kimsesiz bir kimseciktim.
Herkes kendini tozpembe rüyaların içinde düşlerken: ben, ölümün ansız misafirliğine çok erken tanık oldum, intihara, peşi sıra yalnızlığa...
Ne için yaşadığıma dair cevaplar aradım; buldum.
Ne için yaşadığıma dair cevaplar aradım; buldum.
Sonra korktum, anlamsızca ölmekten!
Elimi uzattım kendimden içeri, cehennemi tattım: sıcaktı; günahlarım gibi...
S"sonsuzluğa gömülmekten korktum, bir an önce nefeslere de anlam kattım.
Ben, gelecek düşleyemedim!
Geçmiş geleceğin aynasıymış öyle dediler.
Elimi uzattım kendimden içeri, cehennemi tattım: sıcaktı; günahlarım gibi...
S"sonsuzluğa gömülmekten korktum, bir an önce nefeslere de anlam kattım.
Ben, gelecek düşleyemedim!
Geçmiş geleceğin aynasıymış öyle dediler.
Benim düşlediğim geleceğin karşısına başı dik nasıl çıkardı ki geçmişim?
Kırık hayallere sarılmaktan, insanların gözlerinden kaçıp ağlamaktan sıkıldım, yoruldum...
Yaşadıklarım yaşayamadıklarımdan; gerçekleştirdiklerim gerçekleştiremediklerimden daha mı önemli bilmiyorum ama bugünlerde çaresizce uzaklaşıyorum her şeyden, herkesten.
Ve ben, gizin içinde gizlenen bütün güzelliklerle, sonu sonsuzluk olan bir boşlukta yok olmak üzereyim...
Yaşadıklarım yaşayamadıklarımdan; gerçekleştirdiklerim gerçekleştiremediklerimden daha mı önemli bilmiyorum ama bugünlerde çaresizce uzaklaşıyorum her şeyden, herkesten.
Ve ben, gizin içinde gizlenen bütün güzelliklerle, sonu sonsuzluk olan bir boşlukta yok olmak üzereyim...
17 Ağustos 2011 Çarşamba
Bana Yeniden Masal Anlatır Mısın Baba?
Babamı bir farklı sevdim, kız çocukları babaya düşkün derler, belki budur sebep.
Babamı bir farklı sevdim, çünkü çoğu konuda aynıydık, aynı düşünen, aynı duyguları paylaşan iki insan.
İkimizde komiktik, ikimizde inatçı, ikimizde kinci ama bir o kadar duygusal.
Bir gün annemle kavga etmiştim, kanlı bıçaklı.
Aldı karşısına konuştu, gözlerime baktı:
- Kızım, annen lan o senin!
- Beni deli ediyor, hele o mimikleri yok mu!
- Olsun, annedir o, candır. ben hiç aldatmadım anneni..
- Gerçekten mi?
- Evet, çok sevdim, 2 sene koştum peşinden. o kadar güzeldi ki...
- Senin de altta kalır yanın yokmuş.
- E yakışıklıydık tabi!
- Hala öylesin.
- Bir gün ikimizden birine bir şey olursa, bana olsun tamam mı kızım? Çünkü ben size bakamam.
Ben sizi bu yaşa kadar büyüttüm ettim, ama o kadının üzerinizdeki emeği kadar olamaz benimki.
Üzme o kadını, ben size bakamam, beceremem ama o bakar.
- Baba..
- Evin direği o, benden çok o...
Gözlerinden ilk yaşı düşürdüğü an, o andı babamın. Elimin tersi ile yaşlarını silip, baba seni çok seviyorum diye boynuna atlamak istedim, ama yapamadım. Ben hiç karşısına geçip, ona onu ne kadar çok sevdiğimi söyleyemedim, sadece sarılırdım, o anlardı. Öyle bir sarılırdım ki, içime sokacak gibi olurdum, bakardım gözlerine. O onu sevdiğimi anlardı.
Evin direği, annemdi evet. Babamın alkole olan zaafı otoriteyi anneme vermişti uzun yıllar önce. Bir ben bilirdim, annem kanepede sızmışken, babam eve geldiği zaman, yere yığılacak gibiyken, kolunun altına girip, yatağına yatırdığımı, banyoda elini yüzünü yıkarken yere düştüğünü, o kilolu adamı sürükleyerek yatağına götürdüğümü, ben bilirdim.
Bir gün ben çok küçükken, bir kere vurdu ablama, bir kere!
Nasıl da oturmuştu içime, gözümdeki baba figürünü nasıl da zedelemişti, ama ruh ikizimdi sanki. karşısına oturduğumda, gözlerini görmeliydiniz, kalbi ağlıyordu, bin parça olmuş kalbi, sigarayı içerken elleri nasıl da titriyordu. Kolay değildi; bu devirde kız çocuğu yetiştirmek, hiç kolay değildi.
Bir başka adamdı benim babam. O sert görünüşün altında şemsiyeye şemşiye diyen adamdı.
Küçükken rakının sonuna serçe parmağını batırıp bana emdiren adamdı babam, eve geldiğinde kazakları rakı kokardı. Hiç parfümünü bilmedim babamın, onun parfümü rakı ve sigara kokusuydu. Ve yakışırdı tenine.
Küçükken saçlarımı kuruturdun hatırlıyor musun baba? Önüne otururdum, sen kurutup tarardın birbirine girmiş saçlarımı.
Ben hiç sevmezdim taramayı, sen tarardın, canım acırdı, olmaz böyle taranmalı bu saçlar derdin.
Baba, saçlarımın arasında hala parmak izlerin...
Küfür nedir senden öğrendim ben. Küfür bu kadar mı yakışır bir adamın ağzına...
Yakışıyordu, bıyıklarının altından çıkan o argo kelimeler gülümsetiyordu beni.
Ben küfür etmeyi senden öğrendim baba.
Bana da yakışıyor senin gibi bilir misin..
Yıllar geçti..
Sessiz ve sensiz hala bu şehir.
Son bir isteğim var senden..
Bana yine masal anlatır mısın baba?
Kaydol:
Yorumlar (Atom)