19 Ağustos 2011 Cuma

Ve düşün ki bir yalanım senden sonra


ve düşün ki evimin yolunu bulamamışım.
anne sessiz beklemiş.. 
telaş etmiş içten içe.. 
kardeş o'na eşlik etmiş.. 
telaşı gereksiz bulmuş aslında.. 
ve düşün ki ben büyük baş dönmeleri yaşamışım yine de sarhoş olmaktan kendimi alıkoyamamışım. 
ayaklarım acımış çok, isyan etmişler bana oralı olmamışım. 
dolaşmışım durmuşum hep senin nefes aldığın yerde... 
ayrılamamışım oradan, evin yolunu bulamamışım. ağız dolusu küfürler ederken bir yandan, bir yandan da şükür etmişim nerede nefes aldığını biliyor oluşuma...

ve düşün ki sevgilim yitip gitmek isterken karanlık gecede teslim etmek isterken ruhumu bi yandan da üzülmüşüm seni tek bırakacağıma... 
gidişime hiç üzülmeyeceğini bilsem de. 
hırçınlaşmışım kin tutmazken hiç kimseye bütün insanlara düşman olmuşum ansızın.
ben yokken seninle aynı nefesi soluyacaklar diye.

soysuz fikirlere düşmüşüm, haset eder olmuşum, tahammülsüz kalmışım... 
ve düşün ki giderken gidemez olmuşum senden. 
kalırken bi yerde kalamaz olmuşum, sende kalmaktan. 
bakarken göremez olmuşum. 
tutarken hissedemez olmuşum. 
bütünen yalan olmuşum
ben sensiz yalan olmuşum..


Siz hiç hissetmediniz


Ben, hiç göremedim sizin gördüklerinizi.
Sahip olduklarınıza sahip olamadım.
Gülen gözleri olmadı çocukluğumun.
Renkli hayalleriniz gibi hayaller kurmadım; hayallerim hep siyahtı, kırıktı...
Hiç dokunamadım sizin dokunduğunuz ellere, yüreklere.
Hiç içten gelerek sevdiğimi söyleyemedim en sevdiklerime...
Rüyalarım olmadı.
Kabuslardan, hep başka bir kabusla uyandırıldım, gecenin sükûtuna hiç yakışmayan çığlıklarla ve hep titredim bir sarhoşun narasıyla... 

Ben, düşlerimden düştükçe öğrendim çoğunuzun düşünerek öğrendiklerini...
Düştükçe büyüdüm.
Hep bir yanım eksilerek, bir acıyı başka bir acıyla eskiterek.
Karanlıklarıma yalancı mumlar diktim, küfrederek!
Hayatın neresinden tutunacağımı şaşırdım çoğu zaman.

Derken aşka sığındım..
Ama aşkı güzel gözleri olan birinde aramadım, tatlı heyecanlar yaşamadım.
Ben hep uzaklara aşıktım.
Yaşadığım yerden çok uzaklara; uzaklar vardı, orada her şey bambaşkaydı.
Ben yaklaştıkça uzaklar daha da uzaklaştı.
Uzaklarım, hiç benim olmadı...

Ben, üşüyen düşlerime anlam kattım, sizin gibi düşleyebilmek için...
Mutluluk sandığım her şeyin peşinde, avuçlarım açık, takıldım kaldım.
Bir avuç mutluluğa, mutluluktan uzak olan yanlarım adına sığındım...
Ben düşsel kurgularımda, savaş meydanında, onlarca ceset arasında unutulmuş, yara bere içinde can çekişen kimsesiz bir kimseciktim.

Herkes kendini tozpembe rüyaların içinde düşlerken: ben, ölümün ansız misafirliğine çok erken tanık oldum, intihara, peşi sıra yalnızlığa...

Ne için yaşadığıma dair cevaplar aradım; buldum.
Sonra korktum, anlamsızca ölmekten!
Elimi uzattım kendimden içeri, cehennemi tattım: sıcaktı; günahlarım gibi...
S"sonsuzluğa gömülmekten korktum, bir an önce nefeslere de anlam kattım.
Ben, gelecek düşleyemedim!
Geçmiş geleceğin aynasıymış öyle dediler.
Benim düşlediğim geleceğin karşısına başı dik nasıl çıkardı ki geçmişim?

Kırık hayallere sarılmaktan, insanların gözlerinden kaçıp ağlamaktan sıkıldım, yoruldum...
Yaşadıklarım yaşayamadıklarımdan; gerçekleştirdiklerim gerçekleştiremediklerimden daha mı önemli bilmiyorum ama bugünlerde çaresizce uzaklaşıyorum her şeyden, herkesten.
Ve ben, gizin içinde gizlenen bütün güzelliklerle, sonu sonsuzluk olan bir boşlukta yok olmak üzereyim...




17 Ağustos 2011 Çarşamba

Bana Yeniden Masal Anlatır Mısın Baba?


Babamı bir farklı sevdim, kız çocukları babaya düşkün derler, belki budur sebep. 
Babamı bir farklı sevdim, çünkü çoğu konuda aynıydık, aynı düşünen, aynı duyguları paylaşan iki insan. 
İkimizde komiktik, ikimizde inatçı, ikimizde kinci ama bir o kadar duygusal.


Bir gün annemle kavga etmiştim, kanlı bıçaklı. 
Aldı karşısına konuştu, gözlerime baktı:


- Kızım, annen lan o senin!
- Beni deli ediyor, hele o mimikleri yok mu!
- Olsun, annedir o, candır. ben hiç aldatmadım anneni..
- Gerçekten mi?
- Evet, çok sevdim, 2 sene koştum peşinden. o kadar güzeldi ki...
- Senin de altta kalır yanın yokmuş.
- E yakışıklıydık tabi!
- Hala öylesin.
- Bir gün ikimizden birine bir şey olursa, bana olsun tamam mı kızım? Çünkü ben size bakamam.
Ben sizi bu yaşa kadar büyüttüm ettim, ama o kadının üzerinizdeki emeği kadar olamaz benimki. 
Üzme o kadını, ben size bakamam, beceremem ama o bakar.
- Baba..
- Evin direği o, benden çok o...


Gözlerinden ilk yaşı düşürdüğü an, o andı babamın. Elimin tersi ile yaşlarını silip, baba seni çok seviyorum diye boynuna atlamak istedim, ama yapamadım. Ben hiç karşısına geçip, ona onu ne kadar çok sevdiğimi söyleyemedim, sadece sarılırdım, o anlardı. Öyle bir sarılırdım ki, içime sokacak gibi olurdum, bakardım gözlerine. O onu sevdiğimi anlardı.


Evin direği, annemdi evet. Babamın alkole olan zaafı otoriteyi anneme vermişti uzun yıllar önce. Bir ben bilirdim, annem kanepede sızmışken, babam eve geldiği zaman, yere yığılacak gibiyken, kolunun altına girip, yatağına yatırdığımı, banyoda elini yüzünü yıkarken yere düştüğünü, o kilolu adamı sürükleyerek yatağına götürdüğümü, ben bilirdim.


Bir gün ben çok küçükken, bir kere vurdu ablama, bir kere! 
Nasıl da oturmuştu içime, gözümdeki baba figürünü nasıl da zedelemişti, ama ruh ikizimdi sanki. karşısına oturduğumda, gözlerini görmeliydiniz, kalbi ağlıyordu, bin parça olmuş kalbi, sigarayı içerken elleri nasıl da titriyordu. Kolay değildi; bu devirde kız çocuğu yetiştirmek, hiç kolay değildi. 


Bir başka adamdı benim babam. O sert görünüşün altında şemsiyeye şemşiye diyen adamdı.
Küçükken rakının sonuna serçe parmağını batırıp bana emdiren adamdı babam, eve geldiğinde kazakları rakı kokardı. Hiç parfümünü bilmedim babamın, onun parfümü rakı ve sigara kokusuydu. Ve yakışırdı tenine.


Küçükken saçlarımı kuruturdun hatırlıyor musun baba? Önüne otururdum, sen kurutup tarardın birbirine girmiş saçlarımı. 
Ben hiç sevmezdim taramayı, sen tarardın, canım acırdı, olmaz böyle taranmalı bu saçlar derdin. 
Baba, saçlarımın arasında hala parmak izlerin... 


Küfür nedir senden öğrendim ben. Küfür bu kadar mı yakışır bir adamın ağzına...
Yakışıyordu, bıyıklarının altından çıkan o argo kelimeler gülümsetiyordu beni. 
Ben küfür etmeyi senden öğrendim baba. 
Bana da yakışıyor senin gibi bilir misin..


Yıllar geçti..
Sessiz ve sensiz hala bu şehir.
Son bir isteğim var senden..
Bana yine masal anlatır mısın baba?




Hangi sözüm yapıştırır dudaklarıma seni?


bir kutu müzik, derli toplu bir ev,
geriye kalan son iki sigaramla
gelmeni bekliyorum...


tanrı istemezse yaprak düşmezmiş.
sen istemedikçe barışamaz mıyız?
kaç damla gözyaşı yeter kupkuru bir inada?
kaç küfür yerine geçer onca güzel sözün?
olmaz, dokunamam eşyalarına!
kapalı kapılar ardında biryerlerde sevgisizliğim
kaç kere geri çektin anahtarları?
sen onu ben bunu derken ayrı konuştu dilimiz de
aynı şeyleri düşünmedik mi?
hangi kavga son olur kırgınlıklara?
hangi sözüm yapıştırır dudaklarıma seni?
sorun bensem bu sefer gerçekten
kim söyler çıkış yolumu?
yok, sensen
söyle, neden ben?
kaç cevapla silinir bu soru işaretleri
taptaze bir şiir nasıl yazılır sevgiliye?


ama
ne yaptımsa çare olmadı.
kendi kendine arttı, büyüdü, çoğaldı.
ayağa kalktım, istedim, savaştım olmadı,
atladım uçurumdan, denize düştüm olmadı..

Babalarını özler bazen kız çocukları


Doğumgünümden bir gün sonraydı. Annemle bozuktu biraz araları. O soğuk havayı yumuşatmak bana kalmıştı. İkisi de ne isterde yapıyordum, hır gür çıkmasın ağzımızın tadı daha fazla kaçmasın diye. Sonra babam kahveye gitti. Yarım saat geçmeden öksürerek kapıdan girdi, ağzından ilk defa "Beni hastaneye götürün". cümlesini duydum. Gittiler. 1 saat sonra annem girdi kapıdan önce, arkasından halam ve amcam. Ağlamaklıydı hepsi, annem hariç. Tuttu kolumuzdan yukarı çıkardı, fotoğrafını indirdi duvardan -bu kötüye işaretti, cenaze evlerinde ölünün fotoğrafı asılmazdı- gözlerimize baktı, "Babanız öldü" dedi.

Hiçbir şey hissetmedim. Şakadır yahu dedim, benim yeşil gözlü tentem nasıl olur da ölür, hem sığmaz ki tabuta dedim ve o gece hiç ağlamadım. Sonra ev kalabalıklaştı. "Başın sağolsun"lar havada uçuşurken ben elimde onun gömleği boş boş bakıyordum etrafıma. 

Ben babamı çok severdim. O da beni severdi. Hele bir meloşum deyişi vardı ki..
Ölmeden önce doktora "Beni kurtarın doktor bey, bana ihtiyacı olan çocuklarım var" deyişi onun nasıl koca yürekli bi adam olduğunun en güzel örneği belki de.

Velhasıl kelam; Eksik kalmaktır. Aradan yıllar geçse de eksikliğini dolduramamaktır. Gözlerin hep o şirin devi arar. Güvendiğin tek erkek artık yoktur ve sen korkmaya başlarsın. 
Uyaran yoktur seni evden çıkarken "aman kızım sakın.." diye. Kimse sormasın istersin onu, kimse konuşmasın hakkında. Yarımsındır. Yarım ben seni çok özledim. 

Ben babamı 7 yıldır öpmedim. Vakit çok geç değilken, pişman olmamak için öpün babalarınızı. Benim yerime de öpün ama.

Neydi?

neydi yorulunca birbirimizde dinlendiğimiz ?
gerçek miydi hayal miydi?
doğru muydu yanlış mıydı?
neydi?


kahpe dünyaya bomba misali düşüremediğimiz;
yanyana hiç sebepsiz gülüşmelerimizdi.
neydi bir telaş ellerimize yazdıran...
iten mi vardı arkamızdan istemesek biz?
sahi biz diye bir şey var mıydı hiç biz olduk mu?
ya da olmak istedik mi ?
istediysek en çok hangimiz ?


neydi ki elinde tutamadığın düşürdüğün yere?
cümlelerim miydi; kelimeler mi fazla gelmişti ?
çocuk bakışım mıydı; ağır mı gelmişti ?
düşkünlüğüm müydü sana,
bu yüzden mi düşürdüğüne üzülmemiştin?
neydi ? 
neydi ki?


fazla mı gelmiştim ben sana?
aşka uzak olduğunu görmektense
yetememeyi yeğlerdim!



16 Ağustos 2011 Salı

Sen bir bana yoksun


yalnızlıklar silsilesi bu girdap
etekleri tutuşan zamanlara bulasada içten içe kendini,
yüzüne kaç çıkar boyu serildiğini bilemeyecek kadarda derin izleri..


ve en çok bir heves olmaktan korkmuştuk kalbimle biz,
ki tamda orda yeniledi hikaye kendini...
bu da daimi anlardan biriydi!


geçmiş geleceğe ayna olmayabilirdi oysa..
oysa birinde yüz güldürebilirdi..


olmadı..
kaldı ki hiç de şaşırtmadı!


kalanlarım olmadı aklım aşka erdiğinden beri
bir yerde yanlış yapıyordum
çok sevmek gibi!


oysa biliyordum, fazlası zarardı herşeyin..
çok sevenlerimse ardımda kalıyordu kendiliğinden yanıma uğramayı başaramadan..


belkide duvarlarım en çok onların el izleriyle doluydu, onlarsa kanrevan..
bu da hatalarımdan biriydi.


sevilebilir miydi bilmiyorum
ama bildiğim birşey vardı ki,
özellikle acıyla sevilmemeyi seçiyordum..


sevilemiyordum, sevdiklerim tarafından..
kolay kolay çıkmasalarda hayat çemberimden, kalbimden çıkıverirlerdi..


keşke görebilseydim bir kez karşıdan kendimi..


kadere kızamayacak kadar yorgunum şimdi
mecalsizim..


oysa ben öğrenmiştim sevgisizliği
tekrar kendini yenilemeseydi..


belki yine yeniden sarıverecek başka bir sevginin elleri
eğer bulabilirse kalan yanlarımdan kendine bir sığınak...






Sana düşüyorum


kapalı çarsı dudakların, 
kalabalık ve renkli.. 
susma!
dilimde kurur kelimeler..


biliyorum, olmayacak bir şey sana dirilmem.. 
çocuk aklıma uyup da yürüdüm meydanlarında!
kapını çalıp kaçmaktı niyetim, 
bir satır başında birden karşına çıkmak
ve düşürmek kolunun altındaki cümleleri:
olmadı...


ezberimde kaldın karıştırırken gülüşlerini


yoldan çıktım, sana düşüyorum
kurtarma beni..






Biz hep çocuktuk

biz hep çocuktuk
kulağıma eğilir fısıldayarak
'kaybolanlar tibet'e gider.'
derdin; ardından koca bir kahkaha patlatarak.
korkar, ellerini daha sıkı tutardım.
biz hep çocuktuk
ve sen 
her beş dakika da bir 
ne zaman yaşlanacağız diye sorardın.
ne cevap verebilirdim ki...
"ilk beyaz saçımızı gördüğümüzde"


"seni anlayıp, seni sevemeyen insanlar varsa bu dünyada nasıl yaşayabilirim ki ben?" 
cevaplayamayacağım o kadar çok cümle kurardın ki,
yüzümde açıklanamayan bir gülümsemeyle bakardım sadece.
anlardın hep ve daha çok cümle kurmaya başlardın.


bitmek bilmeyen mide bulantılarımız vardı.
biz hep çocuktuk
ve 
pudingin soğumasını bekleyemez hep dilimizi yakardık
sonra sabırsızlığımıza kahkahalarla gülerdik.


ben hep çocuktum
sen kitapların arasına gömülmüş harıl harıl çalışırken...
o kadar küçüktüm ki;
elimdeki tebeşiri
burnuna doğru uzatıp
haydi bana seksek çiz derdim,
bir yandan seni bir daha rahatsız etmeyeceğime dair sözler verirken...
"çok uslu olacağım ve sen artık bana hiç kızamayacaksın."


sen hep çocuktun
ben vitrinde duran yabanmersinli turtayken...
o kadar küçüktün ki;
elinde ki beş lirayı
dükkan sahibinin göbeğine doğru uzatıp 
ne kadar olur bu paraya diye sorardın,
bir yandan benimle hiç küflenmeyeceğime dair sözleşmeye çalışırken...
"seni hiç yemeyeceğim, hep saklayacağım"


arkanı dönüp giderken,
paçana yapışıp 'gitme' diye ağlayacak kadar küçüktüm ben.
ve sen 
yıllar önce ben dönüp giderken çıkan ayak seslerimi hatırlayacak kadar kindar...


gözlerimden hep yağmurlar yağdı bulutlara,
yerçekimine inat.
ellerin ellerimde;
ağzında,
"bir varmış bir yokmuş...
çok gülebileceği bir elf kızıyla geçirdiği değerli zamanlarda onu hep ağlatırmış" 
masalının girizgahı...


biz hep çocuktuk...
ama,
bir gecenin bir yarısı;
aniden yaşlandık,
senin ellerin boynumda,
benim ellerim dudaklarındayken;
hemde daha birbirimizin saçlarında ki beyazları bile görememişken.


gerçeklerden nefret etmeye devam eden biz;
içi çiplerle donatılmış bir ben,
kumandamı bulamayan bir sen.


hep hayalini kurduğun gibi...
at beni sonsuz yükseklerden şimdi,
binlerce kitap, binlerce sigara ardımdan.
okuyayım, içeyim hep düşerken;
geçmişim, geleceğim hepsi silinsin bir yandan.
son kitabın son sözcükleri bittiğinde
okyanusa düşeyim,
en dibe battığımda bir midyenin içine gireyim
okyanus mavisi ruhsuz bir inci olayım.
ruhum;
bulutların üstünden,
kısa saçlı kız çocuklarının üstüne sigarasının külünü serpsin...